Sormuşlar bir amcaya nerelisin ?
Amca cevap vermiş ;
Başım ağri dişim ağri memleketim Ağri.
İşte o hesap,
Gözün yorgun, beynin yorgun,gönlün yorgun…
Çağımızın en mühim rahatsızlığı, adını koyamazsın tadını bulamazsın. Ne desek nasıl etsek bir çözümü yok gibi. Teknolojinin geldiği son evre insanları birbirinden kopardı. Temas olmaksızın herkes birbirine dokunuyor ama hissetmek diye bir şey yok. Yani şöyle ne kadar yoğun duygular yaşarsanız yaşayın ekranı kapattığınız an her şey özüne döner. Sen kendi evinde odandasındır, yine kendi tencerende pişiyorsa yemeğin yersin, kendi musluğunda elini yıkarsın yüzünü yıkarsın, yine kendi pijamanı giyer kendi dünyanda yatağa girersin. Sorarsan iki lafın belini kırdık mı? yok, karşılıklı bir bardak çay içtik mi? yok, otururken baktık mı bir birimizin gözüne? hayır. Mesela elinin üstünde bir ben vardı, ne bilim işte gözünün yanında bir leke, dudak kıvrımlarının kıyısında bir gamze, çenesinde de bir çatal çukur, galiba iki kaşının arasında dikine bir çizgi… yok yok bunlardan hiç birini görmedik. Çünkü filtresi mükemmeldi ve yüzü mermer gibi pürüzsüzdü bu sebeple insana özgü hiçbir işaret taşımıyordu, bende görmediğim bir insani bulguya nasıl tepki verebilirdim ki… Öylede de oldu vermedim. Sonra gece oldu döndük sağa sola ama olmadı uyku gelmedi. Beyninizin içinde bir tatminsizlik, uyusanız hemen sabah olacak korkusuyla dikersiniz gözlerinizi, uyumasanız sabah zonklayan baş ağrısı sonra bir şekilde sabah olur ama gözde yorgunluktan oluşmuş mor halkalar ensenizde gacur gucur eden boyun ağrısı ve tabi gönül boş ruh tatminsiz ve yine aynı döngüye girmişsinizdir. Günaydın demeye mecal kalmamış yediğiniz içtiğiniz bir türlü sinmiyor içinize zaten iyice robot gibi olmuşsunuzdur.

Yaşamak için yiyenler , yemek için yaşayanlar artık birde göstermek için yemek yiyenler kategorisi de açılmış. Sonra mı sonrası malum;
Mesai saati başlıyor sonra gelsin; vatandaş doktoru, hemşire hastayı azarlar, memur vatandaşı, patronu işçiyi, şoförü yolcuyu azarlar. Hatta sokakta yürürken ağaca tekme atanı bile görüyoruz örnekler hiç bitmez. Bazı şeyler eğitimin eksikliğidir belki ama bazı anlar var ki sanki içinizde bir yerlerde ruhunuzu teslim almış bir fiber örümcek var zihninizi bedeninizi örmüş de düşünemeyecek kadar sabrınızı sarmış gibi işte tamda bu noktada tüm sorunların nedeni iletişim kuramayışımız gibi geliyor bana.

Her şey görselden ibaret gerçek bir çiçeği koklamayalı çok uzun zaman oldu o kadar da değil diyeceksiniz ama o kadar… Sanıyor musunuz ki çiçekçiden aldığınız çiçek gerçek, rengarenk çiçekler kimyasallarla boyanmış üstüne spreylerle çiçeğe koku veren püskürtmeler yapılıyor, kokladığınızda içiniz açılacakken astım oluyorsunuz. Çiçek koklamanın bile lük olduğu bir dünyada nefesimizi kesenlerin hayatı küçücük bir kutuya sığdırıp ruhumuzu dahi oradan kontrol edebildiklerini düşününce aslında zaten görünen biz değiliz, zombileşmiş hayatların faturasının vebali kime…..

Zülay ÇETİN

Bir Cevap Yazın